Özgür Blogger

Çay ve Sıkıntı

Fırat Budacı’nın Uykusuz’un 8 Mayıs 2014 tarihli sayısındaki yazısı

ÇAY VE SIKINTI

Bu bir zulüm. İnsan ırkının ortalama boyunu ve kalça anatomisini hiçe sayan hasır bir taburede oturuyorum, şehrin merkezinde olmama rağmen önümde bakır bir sini var ve dört yanım çayla çevrili. Garson, dolu tepsiyle içeriden çıkıp körlemesine dağıtım yapıyor. Çayın, yaşamın kaynağı olduğu ve tüketme hızına bakılırsa insan bedeninin yüzde yetmişinin çaydan oluştuğu fantastik bir evrendeyim. Taburede iki büklüm oturanlar çaylar gelince dikleşirken, suratlarına belirgin bir neşe oturuyor. “Eyvallah!” diyenler var. Taze çay, tam iki büklüm siniye kapaklanacaklarken onları yeniden hayat döndüren bir mucize adeta. Sıcak çaydan sakınmak isteyen parmaklar bardağı en üstünden yakalarken, dudaklar önce hürpletme, sonra oh sesi çıkarma konusunda çok ustalar. “Çok açık bir çay alayım, limonunuz var mı?” diyor yanımdaki sini. Sağlık ve prensip bir arada. Öbür yanımdaki gelen çayı, “Bunu biraz açabilir misiniz?” diye geri gönderirken, “hayatta koyu içemem,” diye açıklıyor arkadaşına. Çayı şekersiz içmenin onurunu görüyorum bir başka sinide. Bir şekeri ikiye kırıp paylaşanlar var. Bir şeker atan onursuzlara göre yine iyiler. Belki de kısa zaman sonra ‘şekersiz’e geçecekler. Çift şekerden bahsetmiyorum bile, onlar günlerini görecekler.

 

Yanlış anlaşılmasın çay kötü demiyorum, ama çaya verilen bu seramonik önem, çay konusunda yaşanan ciddiyet, çayın kutsal bir sıvı muamelesi görmesi, açık ve demli tercihlerindeki tehdit havası, sanki bir lütuf gibi sunulan “bi çayını içerim”ler, bir arkadaş görmüş gibi “ooo çaylar da geldi”ler, yoksunluk yaşarmış gibi “suyunu yeni koydum az bekle”ler, bardağı tutarken havaya kalkan serçe parmaklar biraz canımı sıkıyor. “Bi çay daha?” gibi basit bir soruyu, elindeki bardağı kafasına dikip sanki çok cesaret gerektiren, hata çılgın bir kararmış gibi, “Vallahi içerim!” diye karşılamak da neyin nesi? Üniversiteyken de canım sıkılırdı bu çay şölenlerinden. Sınav zamanları çalışmak konusunda gecikince bütün ayarları sıfırlayan bir teklifti çay. “Abi bir çay koyup sonra başlayalım,” derdi çalışmaya en uzak arkadaş. Sanki yeni bir çağ başlayacakmış, çayın ilk yudumuyla birlikte bilim dünyasının kapılarını aralayacakmışız gibi koyulurdu çay. Bir iki kere bu konuyu açmak istesem de, arkadaşlara, “Çay tutkunuza sinir oluyorum,” demenin mantıklı bir yolu, geçerli psikolojik altyapısı olmadığından sesimi çıkaramamıştım. Çayla birlikte çalışmaya başladığımız falan da yoktu, hürplete hürplete düşük notlar alıyorduk sadece.

kendimi_durduracak_değilim

Arkadaşımı beklerken (buluşmak için bu mekanı teklif eden oydu) etrafımda bardaklar boşalıp dolmaya, çaya olan övgüler artmaya devam etti. Mekân iyice demlenmişti. Sinilerden yükselen parmaklar garsona doğru sürekli “iki” işareti yapıyordu. Çayın zafer işaretiydi bu. Adisyonlar, çay adı altında hayata atılan çarpılarla dolup taşıyordu. Çaya uzanan dudaklar, hürpletme sesleri, ardı arkası kesilmeyen ohlamalar, aklını oynatan başrolün etrafındakileri ağır çekim görmeye başladığı bir film sahnesindeki gibi üzerime gelmeye başladı. Yıllardır etrafımı saran çay lobisi korkunç bir koro gibi kafamda yankılanıyordu: Hadi bir çay koy (da neşemizi bulalım), çayın suyunu yeni koydum (nasıl da fokurdar birazdan), daha çayım var (sabaha kadar içelim), bigün buluşup bi çay içelim (başka hiçbir şey yapmayalım)… Yakın sinilerin birinden, “İnce belli gibisi yok” klasiği de gelince elimdeki çay bardağını sinime hafifçe vurarak bırakmak zorunda kaldım. İnip kalkan bardaklara bakarken gerçeğin sıkıntısından kurtulup hayalin coşkusuna kapıldım:

 

Sinileri tek tek dolaşarak bütün ince bellilere elimdeki Arjantin bardakla vurmaya başlıyorum. Sağlam ve güçlü Arjantin’in karşısında ince belliler parçalanırken her vuruşumda “Şerefe!” diye bağırıyorum. Çaydan elleri yananlar önce öfkelenseler de Arjantin bardağımdan dökülen soğuk birayla rahatlayıveriyorlar. “Kardeşlerim!” diyorum, “buz gibi bira varken öğlen sıcağında çay içmek niye?” Şaşkın bakışlar arasında hasır taburelerden birine çıkıp uzun bir söyleve girişiyorum. Kitle yavaş yavaş coşkuma ortak olmaya başlıyor. Onları ter içinde, alçak bir taburede iki büklüm oturtan çaya karşı aydınlanmaya başlıyorlar. Sakallı bir genç, “Çayın kuşaklar boyu süren boyunduruğundan kurtulalım arkadaşlar!” diye bağırıyor. “Çayın harareti aldığı yalan!” diye haykırıyor bir başkası. “Şıngır şıngır yetti be!” diyerek kötü bir çıkış yapıyor hemen arkamdaki. Topluluk galeyana gelirken, “Çayın zulmüne son, yaşasın bira!” sesleri yükselmeye başlıyor. Küçük çaplı bir bira devrimi yaşanan. Bu ani kalkışmadan telaşa düşen çaycı, “Durun!” diye yalvarıyor. Kimse onu dinlemeyince “Şerefsiz!” diyerek yakama yapışıyor. Halkı yıllardır “Çaylar!” diye diye kandıran bu adamam boyun eğecek değilim. Arkamdaki kitlenin güveniyle dik dik bakıyorum kendisine. “Bardakları bile doğru dürüst yıkamıyorsun,” diyerek bel altına çalışıyorum. “Yalan!” diye haykırarak dizlerinin üzerine çökerken “sadece kalabalık günlerde…” diye mırıldanıyor. Pişman olmak için çok geç. Zaten patlamaya hazır kitleyi “Yürüyün kardeşlerim buz gibi biraya gidiyoruz!” diyerek zincirlerinden koparıyorum. Daha şimdiden, havada çarpışan Arjantin bardaklardan kıyıya vuran dalgalar gibi taşan köpükleri görebiliyorum.

 

“Abi ne haber, çok beklettim mi?” dedi arkadaşım karşımdaki tabureye oturmaya hazırlanırken. Oturur oturmaz beli ekseninde bir sağa bir sola dönerek garsonu aramaya başladı. Belli ki çay isteyecekti. Dem ve köpük arasında bir karar vermem gerekiyordu. “Hadi kalkalım,” dedim aniden. Garsonu tarayan gözleri şaşkınlıkla bana döndü. Kapıda elinde tepsiyle garson belirince aceleyle, “Bira içeriz,” diye devam ettim. “Bu saatte mi?” diye sordu. Alışık olmadığı bu davet ona bir tür günaha çağrı gibi gelmiş olmalıydı. Hayatı rutinleşen her insanın bu tür ani davetler karşısında ufak bir çılgınlık kotası vardır. “Öğlenin 12’sinde bira içmeye başladık” diyebilmek, sıradan hayatın içinde parıldayan bir anıya dönüşebilir. Gözlerindeki “E hadi madem”i görebiliyordum. Çayın zaferleriyle dolu bu coğrafyada hesabı öderken, hayalimdeki kadar şenlikli olmasa da, yaşanan bira devriminin coşkusuyla doldum. Daha şimdiden havada çarpışan Arjantin bardaklarımızdan taşan köpüğü görebiliyordum. Arkadaşım ikna olmasına rağmen yaşayacağımız bira şenliğini övmeye devam ettim: “Tabi abi, buz gibi.”

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.